Skip to content

KIRKTUĞ İlim,Kültür ve Sanat Dergisi

default color light color
Konumunuz:ANASAYFA
Onlar'dan Kalan... Yazdır E-Posta
Onlar'dan KalanKalemin kırılma sesi hala kulaklarımda çınlıyordu, tıpkı tebessümlerinizin gözümün önünden hiç gitmediği gibi… Kimseler savunmadı sizi kimseler sevmedi bizim kadar…  Oğuz Ata’nın otağına göç eylemenin eşiğindeyken ‘altı da bir üstü de bir yerin’ diye mırıldandılar hiç pişman olmadan…

 Takvimlerin gözyaşında takılı kaldığı bir tarihte, saatlerin zamana küstüğü bir günün tam başında kurulmuştu cunta adaleti. Zaman donmuştu… Kendi evlatlarının haykırışına tanık olmamak için, mahşer-i kalabalıkta bu zulme sesiz kalmanın bedelini ödeyemeyeceği için donmuştu. Akreple yelkovanın koşuşturması bitmişti... Çaresizliğin yalvarışları saklıydı, hüznün anlamsızlığı saklıydı zaman mefhumunun girdabında… Saatler adaletsizliği, saatler zulmü göstermekteydi ama zaman donmuştu…

Donmuş zamanda vakit gelmişti. Puslu aynalar arkasında taranan saçlar, güzel görünmek için değil sevdiklerine umut olmak için giyilen temiz çamaşırlar ve karanlık ve dar bir koridordan tek bir camı olan ve gökyüzünden rengi çalınmış bir arabaya giden bir ömür… Adaletin kefesi masumların nefesiyle tamamlanmıştı. Artık terazinin bir kefesinde omzu kalabalık katiller, bir tarafında masum, vakur bakışlı delikanlılar ve gözü yaşlı analar vardı. Müdafiden yoksun sanıklar, mütalaa okumak için emir bekleyen savcılar… İşte böyle kurulmuştu adalet Onlar için…

Onlar’dan biriydi O da. Savcıyı dinledi hiç kıpırdamadan, o kadar sakindi ki; her şeye hazırlamıştı kendini. Bir ara döndü ve arkasına baktı, Anadolu yüzlü anasının gözlerini görünce düşmüş bir kale edasıyla son sözünü soran hâkime haykırır gibi bir fısıldayışla seslendi

‘İçimdeki Ergenekon ateşini bir yağlı urganla söndüremezsiniz. Masumiyetimin sancısı tarihin geleceğinde sizleri yargılayacak. Mahşer-i kalabalıkta pişmanlığınız fayda etmeyecek.’

Kulaklarımın dinmeyen uğultusu bir kez daha vuku buldu gelecek zamanda…     
 
                                                                                                            ****

Mahkeme salonunun büyüklüğüne alışan gözleri birkaç adımla biten hücreyi garipser gibi olmuştu, ta ki kapı kapanıncaya kadar. Sonra biraz karanlık bir gel git duvarlara çarpan ve bir ranza gıcırtısı… Tavana kilitlenen bir çift göz ışıltısı deldi karanlığın perdesini. Önce; nefesi kendine miras kalmış arkadaşlarının adını haykırdı dişlerini sıkarak sonra helalleşme faslını bıraktı ve titreyen bedenine, üşüyen düşüncelerine aldırış etmeden sımsıcak fısıldayışlarında sakladığı sevdiğinin adı oldu daracık odada yankılanan. Bu ondan son kalan hatıraydı…  Sonra sessizlik… Sûkutun esrarlı perdesini çığlıklara gark olan bir ses bozdu;
                              

‘Çankaya yokuşunda balam Asya'nın Bozkurtları

Dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk'ü…’

Kelimeyi şahadetten sonra O’ndan geriye kalan tek duyuşlardı bu haykırış. Sabahın karanlık ışıklarında bir ışık süzmesi gibi gidiyordu beyazlar içinde. Geçtiği her karanlık aydınlanıyor, gardiyanlar zulme tanıklık etmemek için başlarını önlerine eğiyordu. O, hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarına yüksek sesle marşını haykırıyordu. Tekbir sesleri bir anda sabahın ilk ışıklarıyla Başkent’in semalarında yankılanmaya başladı. Cellâdın ayak sesleri ceza evinin duvarlarında yankılanınca birden sustu her şey, herkes… Başkent’ten çıt çıkmıyordu… Mabetsiz şehir suçunu bilircesine pişmanlığın sûkutunu saklıyordu sokaklarında… Yanaklardan süzülen yaşın Fatiha’sı çınlıyordu gök kubbede… Ve zaman donmuştu…
                       

                                                                                                            ****

Derken havalandırmadan gelen ışık süzmesi hatırlattı volta vaktinin geldiğini… Birden herkes yerinden fırladı hüzünlü gözlerle, dava arkadaşlarını, kardeşlerini görecek olmanın heyecanıyla beklediler gardiyanın adımlarını. Dünyaya ilk kez merhaba diyen bir çocuğun sevinciyle, koşar adımlarla gittikleri havalandırmaya her zamanki gibi başları dik ama bu sefer gözleri yaşlı gidiyorlardı. Onlar’dan herkes O’nu aradı. Sonra bilinmeyen bir burukluk… Gitti dediler. Kendilerine miras bıraktığı ismini tekrarladılar. Sonra da hep bir ağızdan haykırdılar:
    

“Çarmıhlara gerildik, Ceryanlara verildik. Bizi ‘öldü’ sanmayın! Bir öldük, Bin dirildik.”

Ve havalandırma kaldığı yerden devam etti… Kimse anasını, babasını, sevdiğini anlatmazdı, dışarıdaki arkadaşlar nasıl diye mırıldanılırdı hep. Kiminin kaçak olduğu kiminin yakalandığı kulaktan kulağa dolaşan şehir efsaneleri gibi sarardı bedenlerini. Yakalananlar düşünülür, acaba denirdi dün hücreden gelen işkence sesi… Sonra yutkunulur ve cigaralardan efkârlı bir nefes çekilip hüzünlü gözlerle mutlu bir düş kurmaya başlanırdı ta ki;

‘Havalandırma bitti. Herkes hücrelere…’ sesi hür maviliklerde yankılanana kadar…

Bu hikâyede anlatılan Onlar’dan O’nun yerine ister Ali Bülent Orkan’ı ister Fikri Arıkan’ı, ister Cevdet Karakaş’ı ister Cengiz Baktemur’u isterseniz Halil Esendağ ve Selçuk Duracık'ı koyun. Ve sadece bir dakikalığına Onlar’dan O’nun yerine bir kez olsun kendimizi koyalım. Ve geriye kalan her şeyi bir kez daha baştan düşünelim. Ben düşündüm; geriye namus kaldı, geriye şeref kaldı, geriye koca bir ülke kaldı, geriye umutlar Onlar’ın umutları bizler kaldık… O umutları boş çıkarmamamız dileğiyle…

 

   Muhammet Kürşat ÜÇÜNCÜ

 

Yazı ile ilgili görüşleriniz için lütfen tıklayın

 

DUYURULAR

Kırktuğ Dergisi'nin Mayıs 2010 sayısı yayına girmiştir.

CUMARTESİ PROGRAMI

Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA 

SANAT

Sinema

Genç Akademisyenler

YÖNETİM
FAALİYETLER

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Anket

İstatistikler

Ziyaretçi: 429767

Kimler Çevrimiçi

Şuan 1 konuk çevrimiçi

Syndicate