| Kaya Kuzucu İle Bir Söyleşi |
|
|
“…İlk enstrümanımı kendim yaptım. 1 ay sürede bitirdim ama yaptığım enstrüman bir bağlama değildi. Tonu cümbüşü andırıyordu. Klavyesi bağlama klavyesiydi ama döşü metalikti çünkü bir tencereden yapmıştım. İlkokul 5’teyim o zaman. Eski öğretmenlerimden biri bu enstrümanı görünce çok şaşırmıştı. “Ben Halis Ağa’ya söyleyeyim de sana bir saz alsın.” Halis Ağa dediği de babam. “Babama sakın söyleme, zamanı gelince ben söylerim. “ dedim. Liseye geçtiğimde bir bağlamam oldu…” Usta bir Türk Halk Müziği sanatçısının profesyonel müzik hayatına doğru attığı ilk büyük adımları anlatıyor bu cümleler. Azmin ve sabrın farklı bir tanımı…Bu ayki röportajımızı Kaya Kuzucu abimizle derneğimizin Alparslan Türkeş Salonu’nda yaptık. Yaklaşık bir buçuk saat süren samimi, yer yer güldüğümüz, yer yer düşündüğümüz bir sohbet oldu. Kaya Kuzucu, kendi köklerinden kopmamış, kendi toprağından beslenmiş, çektiği zorluklar karşısında yılmamış, Türk’ün sesi olmayı başarabilmiş bir ozan… Begüm Kayalar: Kendinizden biraz bahseder misiniz? Kaya Kuzucu: 1961 Malatya Hekimhan doğumluyum. İlköğretimi Malatya’da, ortaöğretimi Kayseri’de, üniversite öğrenimimi de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam ve İslam Bölümü’nde tamamladım. 1993’te Ankara Üniversite’sinde Türk Dini Musikisi Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisansımı yaptım. 1997’de A.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dini Musikisi üzerine doktoramı tamamladım. 1985-1986 yılında öğretmenliğe başladım. Hekimhan Lisesi, Yıldızeli Lisesi ve Ankara Yükseliş Koleji’nde 1993-1994 eğitim öğretim yılına kadar öğretmenlik yaptım. B.K: Müziğe olan ilginizi ne zaman fark ettiğinizden ve profesyonel müzik hayatınıza nasıl başladığınızdan bahseder misiniz? K.K: Doğup büyüdüğümüz yerde haklın çoğunluğu “Arguvan ağzı” diye bir form vardır Avşar ağıtları gibi, bunu bilir. Bu kulak tadı o bölgede hâkimdir. Hekimhan’da, Arguvan’da, Malatya’da bu ezgi kulaklara yerleşmiştir. Şöyle söyleyeyim, sokaktan geçen 10 kişiden 8’i o ağzı güzelce okur, 2’si de idare eder. Volkan Akacı: Bölgedeki insanlar müziğe yatkın yani. K.K: Evet. Bunun dışında, Yakın akrabalarım, amca çocukları, komşular bağlama,ud,cümbüş çalıyorlardı. Onlardan göre göre… Hevesim de vardı. Ama yoksulluktan dolayı bağlama edinmek kolay değildi. Şimdiki gibi, ana babaya söyleyince hemen almıyorlar. Sazcı mı olacaksın, cazcı mı olacaksın diyenler de var. Astsubaylık, öğretmenlik, tapu kadastro gibi mezun olur olmaz meslek edinebileceğin okullara göndermek istiyorlar aileler çocuklarını. Çocukların ufkunu açacak şeyler yok. İlk enstrümanımı kendim yaptım. Yaptığım enstrüman şimdi, A.Ü.’nde Nusret Çam’ın odasında duruyor. B.K: Peki ne kadar sürede yaptınız? K.K: 1 ay sürede bitirdim ama yaptığım enstrüman bir bağlama değildi. Tonu cümbüşü andırıyordu. Klavyesi bağlama klavyesiydi ama döşü metalikti çünkü bir tencereden yapmıştım. İlkokul 5’teyim o zaman. Eski öğretmenlerimden biri bu enstrümanı görünce çok şaşırmıştı. “Ben Halis Ağa’ya söyleyeyim de sana bir saz alsın.” Halis Ağa dediği de babam. “Babama sakın söyleme, zamanı gelince ben söylerim. “ dedim. Liseye geçtiğimde bir bağlamam oldu. Ankara Üniversitesi’nin mediko-sosyalinin Halk Bilimi Korosu vardı. Bu koro için sınav açıldı, kontenjan 60 kişi. Koroya seçildim. Ankara Radyosu bağlama sanatçısı Osman Duran ve mey sanatçısı Mustafa Özgül’den ders aldım. Bu korodaki arkadaşlarımdan birçoğu Kültür Bakanlığı’nda ve birçok yerde sanatını icra ediyor. Bunun dışında ilahiyat fakültesinde Türk Dini Musikisi diye zorunlu bir dersimiz vardı. 3 Yıl eğitimini aldık. B.K: Bu derslerde herkesin bir enstrüman çalması zorunlu muydu? K.K: Hayır, zorunlu değildi ama en azından makamları bilmek, ayırt edebilmek gerekliydi. V.A: Neden ilahiyatçı olarak değil de Türk Halk Müziği sanatçısı olarak hayatınıza devam etmeyi tercih ettiniz? Aileniz ve yakın çevreniz bu durumu nasıl karşıladı? K.K: İlahiyat eğitimim 5 yıl sürdü. Bu 5 yılda müzikle uğraştığım sürenin onda biri kadar ders çalıştım. Fakültede okumam müzik ufkumu genişletti. Fakülte diploma, kimlik kazandırdı. Ben günde 3-4 saat bağlama çalardım. Annem, yemek ye de sonra devam et, derdi. Müzikle zaten liseye gitmeden önce de uğraşıyordum. Lisede de derslerime müzikten daha az vakit ayırmışımdır. Başarılı mıydım? Hayatım teşekkür, takdirle geçti. Sınavkolik bir adamdım. Şimdiki Anadolu liseleri gibi o zamanlar DPY okulları vardı. Orta halli aileler DPY’lere, imam hatip, ziraat, öğretmen okullarına gönderiyordu çocuklarını, liseyi bitirsin ekmeğini eline alsın diye. Ben girdiğim sınavlardan 5’in kazanmıştım. Lüzumsuz bilgileri zihnimde toplamazdım. Derslerde elimde bloknotlar vardı, notumu alır, sınavda çıkabilecek soruları tespit eder ve onlara çalışırdım. Tespit ettiklerim de çıkardı. Hafta sonu amelelik yapardık, tuğla yüklerdik, tuğla indirirdik. Günlük 80 lira. Ayda 640 lira ederdi. Bana evden gelen 250 lira. Gezerdik, sporla uğraşırdık. Hocalar şaşırırdı, okulun futbol takımında, masa tenisi takımında nasıl oluyor da takdir alıyor bu çocuk, diye. Lüzumsuz bilgiyi zihnimde tutmazdım, bunu en büyük yardımcısı da müzikti. Uzak Doğu’da meditasyon diyorlar buna. Almak istediğini alırsan o kalıcı olur. Üniversite kurunsa falan gitmedim, kurs da yoktu zaten. İlk girdiğim sınavla kazandım. Felsefeyi çok severdim. Baktım bir Ankara Üniversitesi DTCF’de var bir de Ankara Üniversite’si İlahiyat Fakültesi’nde. DTCF’nin kontenjanı 30, İlahiyat fakültesininki 125. Kontenjanı fazla olduğundan ilahiyatı seçtim. Aslında İlahiyat fakültesinde kalabilirdim, öğretmen olarak da devam edebilirdim. V.A: Müzik daha ağır bastı. K.K: Daha ağırdı da tercih ettim. Aslında öğretmenlik hem zevklidir hem de zinde tutar. Her gün gençlerle birliktesin. Gönlün genç olması kadar kazançlı hiçbir şey yok. Büyük medeniyetler hareketlidir, hareketlilik biterse medeniyet çöker. İnsan da böyledir. Hareketlilik biterse insan ölür, canlı olması hiçbir şey ifade etmez. Mesela emekli olunca uğraşları olmazsa eğer, çöküntü içinde hissederler, fonksiyonlarının olmadığını düşünürler. Müzik hareketlilik sağlar. V.A: Sizce İslamiyet Türk müziğini ne kadar etkilemiştir ve milletimiz dini inancını ve yaşayışını Türk müziğine ne kadar yansıtabilmiştir? K.K: Bütün dinler musiki ile birlikte yol alırlar. Musikini olmadığı bir din düşünülemez. İbadetin bir bölümü mutlaka sesin ahenkli bir şekilde Tanrı’ya yükselişidir. Mesela ezan, mesela mevlit, mesela Kuran’ın okunuşu… İlkel dinlerde de aynıdır. Bütün ilahi dinlerde musiki ve ahlaki öğretilerin anlatımı at başı gitmiştir. Pratikteki uygulama budur. Peki İslam dini bu duruma nasıl bakıyor? Cenab-ı Allah’ın yarattığı canlı cansız her varlık sürekli Allah’ı zikreder. Mevlana “Musiki, Tanrı’nın dilidir.” demiş. Peygamber efendimiz (s.a.v.) dini en güzel şekliyle anlatmış. Din estetiktir, güzelliktir. Dinin emir ve yasaklarını anlatmak bunları uygulamaya koyabilmek için ahenge güzelliğe ihtiyaç var. İnsanlar duygularını, düşüncelerini üç şekilde ifade ederler. Kelimelerle ifade ettikleri zaman roman olur, şiir olur, güzel söz olur, hikâye olur, destan olur. Çizerek ifade ettiklerinde resim olur. Melodiyle anlattıklar zaman da adı müzik olur. İnançlarımızı da bu üç yolla ifade edeceğiz. Dinin hiçbir noktasında “Müzik haramdır.” diye bir şey yoktur. İnsanların eylemleri o musikiyi ya harama ya da helale götürür. Ekmeği alın teriyle kazanınca helaldir ama çalınca haramdır. Musiki de aynıdır. Yalın haliyle haramdır ya da helaldir diye bir şey yoktur. Yaptığın müzikle insanları helale götürüyorsan helaldir ama harama götürüyorsun haramdır. Musiki Allah’a ulaşabilmek için bir araçtır. İslamiyet’ten önce de bu böyledir, şimdi de. İslamiyet’ten önce bir din adamı müzisyendir, edebiyatçıdır, hekimdir. Ahlaki değerleri müzikle, melodiyle, güzel sözle aktarmalıdır. Yıllardır bizde özellikle Yavuz’dan sonra Eşari modeli etkin olunca musikiye bakış değişmiş. Her millet kendi örfüyle idare edilmeli. O dönemde yanlış fetvalar verilmiş. Geleneksel Müslümanlar dini tam olarak bilmiyorlar. Günümüzde de inançlarımızı, pratik yaşantımızı önümüze koyduğumuzda bu durumu şöyle izah edebiliriz. Müeyyideler güneş ışınlarına benzer, metotlar aynaya. Aynalar kirlenir, kirlenince değiştirilir ama güneş ışınlarını değiştirmemiz mümkün değildir. Toplumun sosyal yapısı ve ihtiyaçlarına göre aynalar değişir. Musikiye bakış açımız ya da bankacılık sistemine bakışımızın değiştiği gibi. Temel ilkelerden ayrılmadığımız sürece, temel ilkelerin pratik hayata geçirilmesi için metotları değiştirme ruhsatı İslamiyet’te vardır. V.A: Hocam, bağlamayı elinize aldınız ama o zamanlar mesleğinizi elinize almanız önemliydi. Devlet kadrosuna bir an önce girmeniz, asker ya da öğretmen olmanız isteniyordu. Şimdi ise durum tam tersi… Devlet kadroları yetersiz. Meşhur bir laf var “Ya topçu olacaksın, ya popçu.” diye. Toplumda bir müzik kültürü oluştu, pop starlar ortaya çıktı, yarışmalar düzenlenmeye başlandı. Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz? Toplum artık buna mı ihtiyaç duymaya başladı? Gerçekten Türk milleti olarak bizim ihtiyaçlarımız bunlar mı? K.K: Günümüzde gelinen nokta çok hatalı. İnançları yayabilmek, anlatabilmek için musiki kullanılmalı. Günümüzde tam tersi, inançlarımıza darbe vurmak için kullanılıyor. Bir kimsenin sanatçı olması, sanat icra etmesi ona ahlaksızlığı meşru bir zemine oturtma hakkı vermez. Bu söz bana ait değil Tolstoy’a ait. Sanatçı olsan bile ahlaklı olacaksın. Dinimiz “Musiki edeptir.” demiş. Daha kısa. Edebin olmadığı yerde musiki arama. O müzik inşaat müziğine benzer. Müzik ihtiyaca binaen ortaya çıkınca adı değişir, sanat değil eğlence musikisi olur. Sanat, ekonomik, sosyal ihtiyaçlarımızı karşılamak için icra edilirse iyi ürün elde edilemez. Bir kimsenin sanatçıyım diyebilmesi için üstün bir meziyetinin olması gerekir. Bir ölçme aleti olsa ancak parmaklarımızın sayısı kadar sanatçı buluruz. 5 yıl, melodisiyle, sözlerinin güzelliğiyle gündemde kalan 2 şarkı söyleyin bana. Değerlendirme kriteri bu kadar basit. Şu kuralı unutmamak lazım: Bir topluma neyi şırınga ederseniz o toplumdan onu alırsınız. Sabahtan akşama kadar yollarda, kafelerde, şurada, burada sanatla ilgisi olamayan şarkılar çalarsanız bunun dönüşümü mutlaka olacaktır. Biz yüksek vasıflı bir milletiz, sanatımız da öyledir. Hiçbir millette olmayan bir zenginliğe sahibiz. Bütün Türk dünyasındaki sanatın ayrıntılarını teker teker ele aldığımız zaman, hiçbir millette olmayan bir zenginlikle karşı karşıyayız. Biz Büyük Okyanus isek eğer, diğerleri Hazar Gölü ya da Karadeniz. En asil, en derin enstrümanlar bizde. Piyanoyu örnek gösterirler. Çerçevesi çizildiği için öyle gözüküyor. Aslında uyumsuz bir enstrüman. Bağlamayla Rodrigo’nun Bach’ın eserlerini çalarsın ama piyanoyla “barak”, “Arguvan ağzı” çalamazsın. Çoğu insan bir aşağılık kompleksi içerisinde. Sefillikten öte gafil, kendi değerlerini bilmeyen çok lüzumsuz adam var. Bizim musikimizin derinliklerini bilmez. Şunu söyleyebiliriz, Almanlar, İtalyanlar, Macarlar musikinin disipline edilmesinde iyiler. Musiki evrensellikten önce millidir. Teknik olarak musiki evrenseldir. Sus işareti Alman için de aynı, bizim için de. Beslendiği kaynaklar açısından musikinin milliliği söz konusudur. Bakıyorsun şarkılara, havadaki turnalardan, yerdeki karıncadan seni kıskanırım, diyor. Yerle gök arasında ne varsa seni hepsinden kıskanırım demek bu. Öbüründe böyle bir şey yok, bakıyorsun şarkılara çok yavan. V.A: İlham kaynaklarınız nelerdir? Gecenin bir yarısında kalkıp beste yaptığınız oldu mu? Aklınıza gelen bir söz, bir nota, her yerde olabilir, yürürken, giderken… Biraz da ilham kaynaklarınızdan bahsedelim. K.K: Ben küçük yaşlarımdan beri taraf oldum. Orta okuldayken bile hayaller kurardım. Orta Asya Türk devletlerinin esaret zincirlerini ne zaman kıracağının hayalini. Türk milletinin yaşayış tarzı, dünyaya bakışımız üzerine kafa yorardım. Bu yüzden Türk milliyetçiliğini seçtim. Ailemin bu konuda bir birikimi yok. Babam okuma yazma bilmez. Yetişmiş olduğum çevrenin, aynı düşünceyi paylaştığım insanların sosyal hayat tarzı bizi belli noktalarda daha da hassaslaştırdı. Düşüncelerimi anlatmak için müziğe yöneldim. 12 eylül öncesi ve sonrası. Öncesi ayrı bir çile sonrası ayrı bir çile. Arkadaşlarımızın çoğu ceza evindeydi. Bizlere karakter mühendisliği yapan ağabeylerimizin, vatanını, milletini, inançlarını sevmesinin onlara sahip çıkmasının mükafatı olarak cezaevlerine gönderilmesi insana zor geliyor. O dönemin tamamını anlatmak uzun sürer ama ne yazık ki, şimdilerde, polisimize, vatandaşımıza eziyet eden, dağa çıkan, hırsızlık yapan insanların kahramanmış gibi gösterilmesine karşılık, inançlarına sahip çıkanların, okumak isteyenlerin, okuma hakları engellediği için mücadele edenlerin kötülenmesi kötü. Bunu devrim, çağdaşlık, özgürlük adına yaptılar. Nasıl özgürlük, nasıl çağdaşlık? Şimdilerde tanrılarını değiştirdiler. Tanrıları makam olan, tanrıları para olan insanlar ortaya çıktı. Çok tanrılı bir toplum haline geldik. Savaş yine devam ediyor, cehaletle savaş yine devam ediyor. Peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanında da Ebu cehil vardı gene Ebu Cehiller var; Abdullah İbn-i Sebe adlı fitneciler vardı gene var. Eski Türk devletlerinde çaşıtlar vardı gene var. Arkadaşını satan, hainlik yapan, bölücülük yapan eskiden de vardı, gene var. Durum böyle olunca sevdalarımız değişti. Sevdiğim biri oldu ama ona yazamadım, yakın arkadaşım şehit oldu onun acısını paylaşacak başka sevdam oldu. Yoksul olduğu için sevdiği kızı alamamanın şarkısını yapar başkaları, benim arkadaşım parası olmadığı için evine gidemiyordu, ayakkabısının altı delikti, bendeki aşkı ifade ediş ona yöneldi. Şimdiye kadar çıkarmış olduğum albümlerim sosyal içeriklidir. 2 tane günümüzdeki anlayış tarzında şarkım vardır. Kız olsun erkek olsun, herkes yavuklusu olsun ister, onunla güzel anıları olsun ister, ona şarkı söylemek, ona şiir yazmak ister. Ama felsefede vazife ahlakı vardır. Birinci dereceden vazifelerimiz, birinci dereceden aşklarımızdır. Bizdeki aşk, doğa, çevre, mecazi aşk ile başlar, Allah aşkıyla sonuçlanır. Tanrı’ya aşık olan her aşkı içine alır. Tanrı sevgisi olmayanda materyalist aşk söz konusudur. Maddecidir, faydacıdır. Neyse bu konulara fazla girmeyelim, felsefi konular… V.A: Bir Sürpriz var mı albüm olarak? K.K: Evet var, saklamama da gerek yok. Allah’ım bana uzun ver, yapacağım çok iş var, diye dua ediyorum. Bunlardan bir tanesi Türk Dünyası cenk müziklerini bir albümde toplamak. Bir örneği Ruhların Göçü adlı son albümümdeki Turan Turan adlı parça. Bütün Türk toplulukların savaş müziklerinden örnekler olacak albümde. Bu yaz kısmet olursa tamamlayacağım. İkinci olarak ise, şimdiye kadar çıkardığım tüm albümleri bir albümde toplayacağım. 88’deki Bir Gün Geri Döneceğiz, 91’deki Adak, 93’deki Yolbaşı, Kızıl elma 1, Kızıl Elma 2, Ruhların göçü günümüzün tekniğinden de faydalanarak tekrar düzenlenecek. V.A: Hareketin içindekilerle ortak çalışma var mı peki? Kızılelma 3 var. Kızılelma 2’de temel öğe olarak 9 Işık (Türk milletine ait tek doktrindir.) işlendi. Kızılelma 3’te ise Türk milliyetçiliğinin ana hatlarını yeni nesle aktaracağız. O kavramları içi doluluğuyla anlatacağız. Kitlenin bir problemi var. Savundukları ideolojinin ABC’sini bilmiyorlar. Adam üniversitede ama bir mesele hakkında Kars’takiyle, Anamur’dakiyle aynı düşünmüyor. Türkçülüğü, milliyetçiliği, kültürde milliyetçiliği tanımlayamıyor. Örnek vereyim, bir sanatçımız mehter musikisini batı sazlarıyla yorumlamaya çalıştı. Türk milliyetçilerinin bir kısmı yapamaz derken, diğer kısmı yapabilir dedi. Türk milliyetçisiyim diyorsan, Türk milletinin değerlerine muhafızlık yapmalısın. Bildiğini sandığıyla bildiği kavramlar ayrı şeyler. Yozgat Sürmelisinin ana melodisini değiştiriyorsan, Mevlana’nın semasını kotla dönüyorsan bittin. Mehteri yeni formda yapmasına karşı değilim, aslını bozuyorsa o zaman kötü. Şeyh Şamil diye bir eser var. Şeyh Şamil’in üzerine söz döşeyip “ceylan” diye çıktı bir grup. Herkes onu “Ceylan” diye biliyor. Türk milletine vurulan en büyük darbedir bu. Ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız işle kime hizmet ettiğiniz çok önemlidir. B.K: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz hocam. Kendinizle ve Türk musikisiyle ilgili verdiğiniz bilgilerden; gençlere ve Türk milliyetçilerine verdiğiniz öğütlerden dolayı sağ olun. Çıkacak olan albümünüzün çalışmalarında kolaylıklar diliyoruz, çok başarılı bir albüm olur inşallah. Genellikle fikir ağırlıklı bir sohbet oldu. Türk musikisine, Türk musikisinin biraz da teknik yanına dayanan başka bir sohbetimiz daha olacak. Tekrar bu güzel sohbetinizde görüşmek dileğiyle hocam. K.K: Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.
Yazı ile ilgili görüşleriniz için lütfen tıklayın |
Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA
| Sinema |
| YÖNETİM |
| FAALİYETLER |