| Bir Kavram Karmaşası Olarak Terör |
|
|
|
Seksen askerî darbesi sonrası hayata gözlerini açanların bilinçaltları, bir kargaşanın fikir dünyasıyla, bir karmaşanın renk cümbüşüyle bezenmiştir. Bilinçaltlarımızda gizlenmiş ve bir türlü açığa çıkaramadığımız; seksen öncesine dair hatıralar, babalarımızın suskunluğu ve o devirde yeni yeni yaygınlaşan televizyon karşısında ağlayan annelerimiz ile birlikte, bilmeden, çocuk aklımızla bizlerin de ağlamasıydı. İşte bu suskunluğun ve ağıtın; bilinçsiz ellerle sulanması neticesi gençliğin hangi fikir dünyalarında yeşerdiğini gözlemlemek artık mümkün hâle gelmiştir. Bilinçli ellerce yetiştirilenler ise geçmişin –ve ne yazık ki günümüzün- bu acı tablosunun ismine terör diyebilirken, kalplerinde de birçok kesimi bu konu dolayısıyla mahkûm etmişlerdir. Türkiye’nin 60ların sonlarında tanışmış olduğu terör kavramı, dünya literatüründe henüz kundaklık bebek sayılır. Aslında bu durum, terör kavramının tanımından kaynaklı bir meseledir. Yoksa ne biz terör ile kırk sene önce ne de dünya henüz tanışmıştır. Belki de yüzyılları içine alan bu kavramın, dünya gündemini meşgul etmesinin yeni olması hasebiyle tanımının yapılması güçleşmiştir. O halde terör nedir? Yahut soruyu şu şekilde düzeltmek daha akıl kârıdır: O halde terör neleri içine alır, terör salt bir silahlı mücadele ya da suikastlar zinciri midir? Bu soruyu irdelemenin bize en büyük faydası, teröre karşı yaklaşımımızı netleştirmek olacaktır. Farklı farklı terör tanımlarına girmeden ve terörün psikolojik boyutlarına ters açılardan bakarak, bugüne kadar çok az irdelenmiş bir konu minvalinde yazıyı çerçevelemek, daha faydalı olacaktır. Gerek Türkiye’nin yaşamış olduğu sol terörün gerekse darbenin de etkisiyle palazlanan PKK terörünün, ülke bütünlüğüne bilinenden daha fazla nasıl zarar verdiğini, sözde terör karşıtlığının nasıl teröre hizmet ettiğini gösterebilmek adına yazıyı bu konularda sınırlamak daha yerindedir. Kürtçülük Hareketleri ve Terör Seksen darbesi öncesi, Türkiye ifadesi zor bir kutuplaşmanın içerisindeydi. Sol terör, ülkede silahlı bir devrim yapmak adına, gencecik fidanları biçiyor, aydınları, bakanları hatta başbakanları öldürmekten çekinmiyordu. Terör, Türkiye’nin gündemine her gün ölüm haberleriyle düşüyordu. Bu şartlar altında bir müdafaa cephesinin varlığı, emellerine ulaşmalarını engelledi. Bu iki kutbun yanına her zaman ihmal edilen sessiz bir kitlenin varlığını da eklemek yerinde olacaktır. Çünkü o kitlenin daha sonra yaptıkları, terörün silahla yapamadıklarına ve yapamayacaklarına imkân hazırlayan şartları sunacaktır. Kürtçülük hareketlerinin başlangıcına baktığımızda, bu hareketin arkasında 70leri kan gölüne çeviren sol terör örgütlerini görürüz. Kürtçülük, ‘halklar’ adı altında bir milleti parça pinçik etmek isteyenlerin elleriyle himaye görmüş, özellikle İngilizlerin yüzyıllarca tezgâhladığı bu oyun, bir ihanet silsilesiyle masaya sürülmüştür. Bölücü bir hareketin, ‘sol örgütlerin’ yönlendirdiği teröre dâhil olması, ülkenin içine çekilmeye çalışıldığı kızıl emperyalizme büyük katkı sağlayacaktır. Neticede Türk milletine alıştırılan anarşi ortamında ve darbeye hazırlatılan ülke şartlarında, etnik terörün darbeden sonra daha da büyümesi iyi analiz edilmelidir. Bu noktada darbecilerin yapmış olduğu; bir bölgenin konuştuğu şivenin sokakta dahi yasaklanması, ülke genelinde şahsî silahlanmanın önüne geçmek adına bütün silahların toplatılmasına karşın özellikle bir bölgemizde bu işlemin yapılmaması ve etnik ayrımcılığı kaşıyan kara propagandanın –belki de bilerek- önüne geçilmemesi gibi birçok hareket 1984 Şemdinli-Eruh baskınıyla meyvesini vermiştir. Terör ve karşı-terör yollarıyla yürütülen bu psikolojik harbin etkilerini, yirmi beş sene sürecinde millet olarak gözlemlemiş bulunuyoruz. Seksen darbecileri, daha doğrusu ‘bizim çocuklar’, iktidarı ele geçirmek adına ülkeyi soktukları anarşi ve terör ortamında, beklemedikleri bir millî refleksle karşılaştılar. Bu refleksin, karşısında durduğu kızıl emperyalizme karşı kazanmak üzere olduğu zafere ve darbecilerin hazırlamaya çalıştıkları şartların aleyhlerine dönmesine ramak kala, önceden kurgulanan senaryo gerçekleştirildi. Filmi biraz ileriye sardığımızda, ülke genelinde uyandırılan millî şuurun yerine, senaristlerin biçim verdiği sözde millî bir bilincin yerleştirilmeye çalışıldığını görürüz. Bunun ilk adımı da, 1982 anayasasına 1960 anayasasında yer alan Türk milliyetçiliğinin yerine Atatürk milliyetçiliği gibi ne yanından tutarsanız elinizde kalacak bir kavram konularak atıldı. Siyasî yasakların, işkencelerin, sindirme ve korkutma politikalarının etkisiyle düşünen bir neslin yerine, ‘koyun’ olarak güdülmek istenen bir nesil bırakıldı. Seksen öncesinde uyanan millî şuurun göstereceği doğal tepki de, darbe öncesi beslendirilen ‘bölücü terör’e kanalize edilecekti. Böylece kontrolü kolay, fikri ulus-devlet hudutlarıyla sınırlı, yeniden bir millet inşasının temelleri atıldı. Dayatılan Neo-Milliyetçilik ve Sevr Paranoyası Doğası gereği millet temelli olması gereken milliyetçilik, Fransız usulü bir vatan temelli milliyetçilik anlayışına dönüştürüldü. Bu dönüşümün arka planında ise gerek dışarıdan gerekse içerden beslenen ‘bölücü terör’ün olduğu da göz ardı edilmemelidir. Seksen sonrası doğan bütün insanlarda ‘bölünme paranoyası’ yaratılarak, Türk milletinin cihangirlik vasfı da halı altına süpürülmüş oluyordu. İşin garip olan tarafı ise ‘terör’ü bitirmeyenlerin ve ‘terör’ün sözde karşısında duranların kullandıkları argümanların, hedefleriyle terslik göstermesiydi. Kaldı ki; zaman çizelgesine yukarıdan baktığımızda, ‘bölücü terör’ü himaye edip destekleyenlerin, birden karşı safa geçip ‘bölücü terör’ düşmanı kesilmeleri anlaşılır gibi görünmese de, gayet manidardır. 2000li yıllarda lise ve üniversite talebesi olanların sahip oldukları sözde millî ruha baktığımızda, bahsini ettiğimiz empoze bilinçlerin başarılarını görürüz. Koskoca bir gençlik –istisnanın kaideyi bozmayacağını kabul edersek- 70lerde ismine ‘Anadoluculuk’ dediğimiz bir şuurun etkisi altına girmiştir. Aslında bu devirde Rahmetli Galip Erdem’in meşhur sözü de tam manasıyla yerine oturmuş olmakta; “İç Türklere rağmen milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman...” Milliyetçilik anlayışımız, dar bir çerçeve içine oturtulup, Edirne’den Hakkâri’ye olan sınırlar arasına hapsedilmiştir. Hatta Türk Dünyası’nın eline geçirdiği büyük bir fırsat da yine aynı mantığın çocukluk çağlarını yaşadığı bir zamanda fütursuzca harcanmıştır. Gerçek milliyetçilerin ‘unutmadığı esir Türkler’, neo-milliyetçilik akımının etkisiyle, ellerinden tutulamadan, çarpık, despot, tek adamcı zihniyetlerin güdümünde hürriyetlerine (!) kavuşmuşlardır. Bu vatancı anlayışın, ‘terörün tırmandırılması’ ile perçinlenmeye çalışılması, Türkiye adına hazin bir öykünün de ana fikrini oluşturur. Seksen öncesi bizzat elleriyle besledikleri, seksen sonrası terör kamplarında elini sıktıkları ‘teröristbaşı’na, 2000li yıllar yaklaşırken karşı duranların durumları, hak yolu bulmuş olmak mıydı? Bu olaya şöyle yaklaşmak daha yerinde olacaktır: Seksen öncesi Kürtçülük hareketleriyle, bir bölgenin insanı, aynı vatanı paylaştığı milletdaşlarının kendisinden farklı olduğu sonucunu çıkardı. Hatta sonucunu çıkarmadı, bu sonuç konuldu önüne bölge insanının. Darbe sonrası hızla devam eden kara propaganda ile darbecilerin –bence bilerek- almış oldukları kararlar neticesi farklılık depreştirildi. Madalyonu hemen ters çevirelim. Geçmişte ‘terör’ü besleyenlerin daha sonraları karşı safta ne yapmak istedikleri sorusu kurcalıyor bu kez kafaları. Bir bölgenin insanının farklı olduğunu iyice anlatan ve bölge insanının farklı olduğu anlayışını bu insanlara yerleştiren zihniyet, artık diğerlerine de bu farklılığı kabul ettirmeliydi. Böylece bölünme kendi kendisine gerçekleşecek, bölünme olmasa bile Türk’ün uyutulan cihangirlik vasfı, okyanus ötesinden gelen emirlerle yüzyıla yakın bir süre daha kış uykusuna yatırılacaktır. ‘O bölgenin insanları Türk değil zaten, hepsi terörü destekliyor’ propagandası, malum dergilerinde Türk-Kürt ayrışması için her türlü makalenin yayını, medyada bölgeye karşı yaratılan olumsuz bakış açıları, neticesi bir milletin çözülmesine varacak bir duygunun hemen hemen bütün millet fertlerinde oluşmasını sağlamak içindi. Daha da ileri gidersek, yayımı yapılan bölünmüş haritalar da Türk milletinin nabzını ölçmek içindi. Bölgeye karşı bir nefret duygusunun uyandırılması, son merhalede de ‘farklıyız ama birlikte yaşayabiliriz’ mantığını oturtmak çabalarıyla neticelendi. ‘Sevr Paranoyası’ diye adlandırılabilecek, korku imparatorlukları inşa edilerek yirmi beş senesini evlatlarıyla, katrilyonlarıyla tüketen bir millet, doğal yollardan bölünme sürecine girdi. Zaten bu noktaya gelinmesi ile Türkiye’yi parçalara ayırmış biçimde gösteren haritalar da anlamsızlaştı. Millet olarak bölünen ulus-devlet temelli bir yapı, süreç itibariyle varlığını idame ettiremez hâle geleceğinden, birilerinin haritalarımızı bölünmüş olarak göstermesi de bir değer ifade etmemektedir. Terörün ve Bölücülüğün Aynileştirilmesi Anti-terör ve terör kavramlarının birbirinin içine girdiği bir dönemde, terörü sadece ‘bölünme’ ile sınırlayanlar, terörü millî hudutların değişmesine eşitleyenler, tam ifadesiyle ‘bölücü’ odakların argümanlarını sadece ‘terör’ merkezli görenler, büyük bir yanılgı içerisinde, milleti aldatmaktadırlar. Gerek İsrail’de terör eylemleri yapan Hamas’ı ve El-Fetih’i, gerekse başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede terörist faaliyetlerde bulunan El-Kaide’yi ve birçoklarını, -terör noktasında- PKK ile aynı kefeye koyamayanlar, terörü anlayamadıklarını kabul etmelidirler. ‘Ama onların davası hak’ gibi bir anlayışın vicdanlarda yer etmesi, ülkemizdeki terörü himaye eden ABD ve AB’yi de kendi açılarından haklı çıkarmak demektir. Bebek katilinin Mandelalaştırılması, işte bu yanlış tutumun ve millette yer eden hatalı vicdanî bakış açısının sonucu olacaktır. ‘Ama efendim, Hamas, hakkı olan toprakları talep ediyor ve bunun için İsrail halkı ile değil, İsrail askeriyle mücadele ediyor’ zihniyetinin ülkemiz aleyhinde olacak yorumu da şu şekildedir: ‘O zaman efendim, Kürtler de kendi kendilerini yönetme isteklerini kabul ettirmek adına, baskıcı Türk hükümetine karşı, Türk askeriyle mücadelesini yapıyor.’ Bu misaller de nasıl yanlış bir terör algısı içerisinde olduğumuzu gösteriyor. Kabul etmek gerekir ki; ne biz terörün ne olduğunu biliyoruz, ne de terör ile ve terörün psikolojik, sosyolojik boyutlarıyla mücadele etmesini biliyoruz. Konuyu çok fazla dağıtmadan ve çok uzatmadan –bu mevzunun da anti-terör ve terör anlayışı içeride olduğu düşünülerek- 70lerde suya sabuna dokunmayan bir kesimin özgürlükler ve liberal düşünce kapsamında, bölücü ‘terör’ün emellerine siyasî ve kültürel terörle çanak tutmaları meselesine değinmek yerinde olacaktır. En azından ‘terör’ bitsin mantığı, ‘bölücülüğün’ terörle eşdeğer sanıldığı gerçeğini de gün yüzüne çıkarmıştır. Bu ülke kolay kolay bölünmez diyenler, aslında dağdaki teröristleri ‘ova’ya indirdiklerinde her şeyin hallolacağını düşünenler, yıllardır devam eden psikolojik bir savaşın idrakinden yoksun kişiler yahut bu psikolojik harbin Türk milletinin aleyhinde olan kesiminin mensuplarıdır. Açılımlarla ve diyalogçularla başlatılan bu süreç, ‘terör’ü bitirse bile ‘bölünme’ sürecine etki etmeyecektir. Anlaşılan o ki; bu milletin insanlarına ölüm gösterilip hastalığa razı olmaları amaçlanmıştır. Başka bir deyişle, ‘terör’ bitiyor göz boyamasıyla ve ‘terör’ü bitirecek açılım safsatalarıyla, zihinlerde ‘bölücülükle’ ‘terör’ü eşitleyenler tarafından, Türk milleti kandırılmaktadır. Geçmiş dönemlerde yapılan ‘AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer’, ‘Kürt realitesini tanıyorum’, ‘Türkiye’de şu kadar etnik köken var’ gibi daha birçok söylemle birlikte; TRT’nin başlatmış olduğu Kürtçe kanal, Bilgi Üniversitesi’nde Kürtçe’nin seçmeli dil olması, YÖK Başkanı’nın Kürt Dili ve Edebiyatı ile ilgili bölümler açılması ile ilgili söylediği sözler, Abant Platformu adı altında bir kısım zevatın yapmış oldukları toplantılar, medyanın aleni bir biçimde ‘Kürt Sorunu’ tanımı bu sürecin nasıl yönetildiğini gözler önüne sermektedir. Alt kimlik-üst kimlik ve Türkiyelilik gibi bir garabetle Türk milletinin asli unsurları parçalanıp, artık Türk ve Kürt olarak iki eşit safhada ele alınmaktadır. Bunun devamı Lazlık, Gürcülük, Boşnaklık, Pomaklık hatta Afşarlık, Bayatlık, Kınıklık olarak karşımıza çıkarılacaktır. Türklük, ne yazık ki, bir etnisiteye hapsedilmeye çalışılmaktadır. Bitirirken… Bu kadar ümitsiz söylem içerisinde, büyük bir umudu da barındırdığımızı belirtmemiz gerekir. Her ne kadar bu ‘bölünmüşlük’ün önüne geçmek çok zor görünse de imkânsız değildir. Özellikle ‘terör’e karşı olan tutumlarda ‘taraf’ olmaktan vazgeçilmelidir. ‘Benim hırsızım iyidir’ mantığını gerek ahlakî olarak, gerek dinî olarak gerekse gelenekler ile bağdaştıramayız. Bu noktada, insanlığa adalet ve huzur getiren ve gelecekte de dünyaya adalet tesis edeceğine inandığımız Türk milleti, insanlığın yüreği olmayı ancak böyle başarabilir. Millet, kendisinden yana görünüp de ülkesi üzerinde art niyeti olan kişileri geçmişinden aldığı feyzle doğru bir şekilde saptamalıdır. Yıllardır sürdürülen propagandaların aksine, Türk milleti, Edirne’den Hakkâri’ye kadar hiçbir ayrım gözetmeksizin, her ferdini kucaklamalıdır. Terörün ve bölücülüğün ayrı kavramlar olduğu, terörün sadece ‘bölücü terör’ biçiminde zuhur etmeyeceği, her türlü terörün yanlış olduğu akıllara kazınmalıdır. Terör; bölücülüğe prim vererek değil, bütün imkânlarının kısıtlanıp, bütünlüğün tekrar sağlanması ile ülke gündeminden çıkarılmalıdır. Oğuz ERSAGUN Yazı ile ilgili görüşleriniz için lütfen tıklayın |
Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA
| Sinema |
| YÖNETİM |
| FAALİYETLER |