Skip to content

KIRKTUĞ İlim,Kültür ve Sanat Dergisi

default color light color
Konumunuz:ANASAYFA
İdeal Toplum ve Seçkincilik Yazdır E-Posta
Seçkinlerİnsanlar arası eşitlik ya da eşitsizlik epeydir tartışılan ve tartışılacak bir olgu olarak su yüzünde dolaşıp duruyor. Hindistan ‘kast’ı terk ettiğini bildiriyor dünyaya, Fransızlar bir ihtilâlın ardından hanedanı kovuyor, Avrupa’nın her yerinde kiliselere savaş açılıyor. Donların, düklerin, lortların yerini prütanlar alıyor. Rusya Çarlığı beyaz bir ülkeye kaçıyor ve yerlerini işçi sınıfı alıyor. Velhasılı asillerin, brahmanların yerini aşağıdan gelenler dolduruyor ve seçkinler dolaşıyor Pareto’nun deyimiyle.

Ancak yukarılarda hep boş yerler olması aşağıdakilerin ağzını sulandırıyor. Aşağıdaki, yukarıdakinin yerine geçince, monarşi demokrasiye yenilince her şey süt liman olmuyor! Rus Çarlığı’nın yerine geçen Bolşevikler Çar’dan daha Çar oluyor, XVI. Lui’nin yerine geçenler onlardan sonra gelenlerin giyotinine yatıyor ve hatta giyotinin mucidi de buna dâhil. Aslında seçkinlik değişmiyor, seçkin olmanın beslendiği kaynaklar değişiyor. İşçi sınıfının haklarını savunan işçiler işveren oluyor, işçiye “işçisin sen işçi kal” deniliyor. Günümüzde işçi sendikalarının genel başkanlarının yaşadıkları hayatı kaç işçi yaşıyor?

 

Sırf doğduğu için seçkin olanların dışında, kişisel başarı ve emekleri ile seçkin olmanın önünü açıyor demokrasi yalanı. Öncekilerin babalarının oğlu oldukları için ellerinde bulundukları iktidarlar, sonrakilerin oligarşik yapılarının çetrefilli ilişkileri ile şekilleniyor. Siyasi partiler, lobiler, cemaatler ve cemiyetler kuruluyor ve kurulan her grup gücün peşine düşüyor. Başlangıç noktasında söylenen marşlar unutulup gelinen noktada uzun hava çekiyorlar nefesleri tükenmemesine…

 

Toplumsal sınıflarda okutulan dersler birbiriyle ne kadar farklı olsa da milli eğitim aynı kalıyor. Tek tip bir modelden tek tip insan çıkmıyor ama toplumsal sınıf atladıkça tek bir insandan birçok model çıkıyor. Beğenmediği kabuğundan çıkıp da bikinisini giyen kaplumbağa gibi sıcak ve soğuğun sınırına koşuyor yeni seçkinler. Canı istiyor sıcağı, canı istiyor soğuğu elde ediyor, elini soğuk sudan sıcak suya sokamayanlara inat.

 

“Mutlak bir eşitlik mümkün mü?” sorusu geliyor bunca laftan sonra akla. Elbette ki mümkün değil. Herkesin aynı sosyal statüyü işgal etmesi bir tiyatro oyununda herkesin başrolü oynaması ve aynı repliği tekrar etmesi gibi bir şey… Birileri yönetecek, birileri yönetilecek, birileri yemek yapacak, birileri yiyecek, birileri tüketecek, birileri çöp toplayacak vesaire… Ancak bir çöpçünün değeri, yaptığı işin kokusuyla mı ölçülecek yoksa yararıyla mı? Ya da bir yöneticinin yaptığı icraat sorumluluğuyla mı ölçülecek yoksa beklentileriyle mi?

 

İnsan bir mekâna kıyafetiyle girer şahsiyetiyle çıkar derken: kıyafetin düzgün, temiz ve yakışan olması mı yoksa belli bir sınıfı, mesleği ya da markayı mı temsil etmesi beklenir. Ya da kıyafeti uygun olmayan bir insanın girdiği ortamda şahsiyetini ortaya koyması neden bu kadar güçtür? Üstünde kıyafet olmayan tabakanın insanları içinde, insan olmadan dolaşan kıyafetlerden daha mı görünmez olmalı…

 

Evi, arabası ve şoförü olan, kışları kürk giyen, yabancı ülke gezmiş, iyi eğitim görmüş her insan seçkin mi? Ya da milletinin oyları ile vekil, başkan ya da bakan olan, seçildiği için seçkin mi? Klasik müzik dinleyip vals yapmak, hangi içki ile hangi mezenin iyi gittiğini bilmek bir seçkinlik göstergesi mi? Yalnızca belli bir yıllık kazanca sahip olanların girebildikleri sivil toplum kuruluşları demokratik mi? Belli bir semtte oturmak insana bir kimlik kazandırır mı? Seçkinlik konusunda birçok soru sorulabilir. Ancak bu sorulara verilecek yanıtlar değil verilmiş olanlardır aslında bu olguyu belirleyen. İşte toplumsal normların informal tezahürü neticesinde ayrışır insanlar. Yani gruplar belli değerler oluşturur ve buna uyanları bünyesinde barındırır, uymayanları ise dışlar ya da cezalandırırlar. Geleneksel kapalı toplumlarda da bu böyledir. Kendisine harem kuran feodal ağaların sevdiği erkeğe kaçan aşiret kızını vurdurması da böyle bir çelişkiden türer aslında. Çünkü seçkin; değeri kendine göre belirler, seçkin olmayan ise bunun dışında ve ancak etkisindedir. Bir komedi filminde olduğu gibi ağanın tuvalete gittiği yere maraba giderse haysiyeti zedelenir ağanın. Bu durum seçkinin korunmacı tutumundan gelir aslında ve seçkinliğin de en belirleyici özelliğidir. Seçkinliğin getirdiği avantajları kaybetmeme ve bunu başkalarıyla asgari düzeyde paylaşma durumudur SEÇKİNCİLİK.

 

Seçkin olmanın kaynağı ne olursa olsun bir toplumda seçkincilik ötekileştirmenin en somut göstergesidir. Çankaya’da ya da Nişantaşı’nda oturmak farklı özellik ve statü ihtiva eder ve seçkinler arası tabakalaşmayı doğurur. Akademik, bürokratik, siyasi ve ticari özellikleri itibariyle bireyler farklı seçkin tabakalara girerler. Ancak bunların ortak tavırları değişmez. Ağanın marabaya yaptığı gibi profesör asistanına, genel müdür memuruna, genel başkan delegesine ve patron işçisine baskı kurar. Böylece hep aşağılarda birileri olur ve yukarıdakiler onların yerlerini almalarından korkarlar. Yukarıda olanlar kendi aralarında dolaşmak isterler aslında. Kast sisteminde bir üst tabakadan bir genç kızın bir alt tabakadan bir genci sevmesi ne kadar mümkün değilse bir memurun bir holding patronuna karşı çıkması kolay değildir. O yüzden ceza kesmek üzere olan bir trafik polisine “sen benim kim olduğumu biliyor musun? ” sorusu sıkça yöneltilir. Kendisine haritadan yer beğenme hakkı verilmesi ise insaflı bir seçkinin eline düşmesi gerçeğinden öteye geçemez. Kendisine genel kurulda oy vermemesi muhtemel olan bir delege, siyasi parti genel başkanı için kurtulması gerekilen bir sıkıntıdan başka bir şey değildir. Alanında kendisinden daha iyi olan bir lisansüstü öğrenciye kadro verecek bir profesör bulmak için çok şanslı olmak gerekir.

 

Elbette buradaki eleştiriler biraz sert ve suçlayıcı olmakla beraber bahsettiğimiz özelliklerin dışında olan seçkinler de mutlaka vardır. İşte seçkin olmakla seçkincilik arasındaki fark burada ortaya çıkar. Bulunduğu sosyal statüyü sadece kendisinin malı gibi görmeyen ve bunu hak edenlerin de elde etmesi için gerekenleri yapanlara, yol açanlara ise seçkinci olmayan “KALENDER SEÇKİNLER” dense yeridir.

 

İnsanlar arası eşitsizlik, statü farklılaşması sebebiyle hep var olmuş ve var olacaktır. Ancak bir toplumun ileri ve modern olması, bu eşitsizliğin algılanış biçimiyle alakalıdır. Aslında postmodernitenin de iddialarından birisi budur. Bireyi merkeze alan ve özgürlükleri genişletmeyi hedefleyen bu anlayış bariz sapmalara rağmen modernizme bir eleştiri olarak ortaya çıkmaktadır. Buradaki sapma ise bireyi ve özgürlüğü yanlış yorumlayıp yeni eşitsizliklere ve seçkinciliklere mahal vermesidir. Pekâlâ, sapma olmadan ideal toplum nasıl oluşur ya da oluşmalıdır? Bir toplumda ideal olanın gerçekleşmesi için ortak değerlerin grup normlarının üzerine çıkması yukarıdakilerin aşağıdakilerle arasındaki uçurumun daraltılması gerekir. Bunun birçok yolu olduğu gibi eleştirisi de bulunmaktadır. Bu uçurumun sırf ekonomik tedbirlerle azaltılabileceğini önerenler olduğu gibi sadece tek bir toplumsal sınıf meydana getirerek buna ulaşılabileceğini düşünenler de olmuştur. Platon’un filozoflardan oluşan bir devlet denemesi de meselenin ne kadar eski bir uğraşı alanından türediğini gözler önüne sermektedir. Elbette durumu iyi olan her birey malının belli bir oranını ihtiyacı olanlarla paylaşsa ekonomik açıdan uçurum daralır. Herkesin evinin ve işyerinin önünü temizlemesi gibi bir şehrin temiz olması gerçeğine çok benzer bu durum. Ancak şehrin orta yerinde sadece üç-beş kişi bile çöp dökerse o şehir kirletilmiştir. İşte; kirletilmiş şehrin bu insanları liberal girişimciliğin de etkisiyle devletlerden daha zengin şirketler kurabilmişlerdir. Burada meseleyi sadece ekonomik temelde ele almak özellikle batı felsefesinin yüzyıllardır içinden çıkamadığı bir labirente dönüşmüştür. Ekonomik tedbirlerin yanı sıra sosyal ve kültürel uçurumların azaltılması ve özellikle ortak bir gaye etrafında birleşilmesi ideal toplumun oluşmasını gerçekleştirebilecektir.

 Tarihsel süreçte ideal toplum arayışlarının biri dışında hemen hepsi fiyasko ile sonuçlanmıştır. Ne Platon’un devleti, Ne Büyük İskender’in fetihleri, Ne Cengiz’in atlıları, ne Sezar’ın galibiyetleri, ne de Fransızların ihtilâli bunu sağlayamamıştır. Çünkü ideal toplum meydana getirmekte atlanan en önemli şey seçkinciliğin varlığıdır. İskender’in Makedon subayları, Sezar’ın Brütüs’ü, Cengiz’in Tarkanları olmuştur. Bu olumsuz örnekler çoğaltılabilir ancak önce de değinildiği gibi yalnızca “bir” toplum düzeni bunu başarabilmiştir. O da yedinci yüzyılda Arap yarımadasındadır. 

            İdeal toplumun oluşması için temel savımız “Seçkinci Şekçinler”in yerine KALENDER SEÇKİNLER’in yoğun olduğu bir sosyal yapının gerektiğidir. Kendi çıkarlarını düşünen insanların hâkim olduğu bir toplumsal yapıda ortak bir gaye etrafında da birleşilmesi mümkün olamaz.  Bu açıdan bakıldığında Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu din ve inanç değerleri etrafında birleşen hemen her sosyal statü ve gruptan insan bir araya gelerek, hiçbir bilim otoritesinin de reddedemeyeceği bir sosyal dönüşümü başarmışlardır. Burada Hz. Osman, Hz. Ömer ve özellikle de Hz. Ebubekir gibi dönemlerinin seçkin insanları bu gaye uğruna servetlerini harcayarak, Hz. Bilal gibi zenci bir köle ile kol kola girebilmiş, Hz. Ali gibi fakir ama cesur bir askerle aynı orduda savaşmışlardır. Böylece Kalender Seçkinler ellerindeki kuvveti ideal bir toplum olma yolunda mağaradan hendeğe, Medine’den Mekke’ye kadar kullanmışlardır. Ancak bu ideal toplum da çok kısa sürmüştür. Çünkü Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Arap toplumundaki kronik Seçkincilik hortlamış, ortak gaye değil; statü ve soy menfaati devreye girerek kalender seçkinciliğin etkisi azalmıştır. Ortak gaye bir liderin etrafında, ya da dönemin özellikleri açısından bir grubun varlığıyla hayat bulduğu gibi bunların gitmesi veya dağılması ile birlikte ortadan kalktığında seçkinci seçkinler hemen devreye girmekte ve toplumda eşitsizliğin yeniden hortlamasını sağlamakta gecikmezler. Kuva-i Milliye ruhu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’de yaşanan da bunun en spesifik örneklerindendir.

 

            Bu gün dünyada ve Türkiye’de yaşanan temel sorun üretim araçlarının mülkiyetinin kimde olduğu ya da iktidarın kimlerin elinde olduğu sorunu olmaktan çok ötedir. Toplumsal kaosun merkezinde seçkinlerin dolaşımı çatışması ve seçkin tipolojisinin özelliklerinin yanlışlığı sorunu bulunmaktadır. Menfaat odaklı bir seçkinci anlayış: erklerin iç içe geçmesini, ötekileştirmenin güçlenmesini ve benzerliklerden çok farklılıkların ön plana çıkmasına neden olmaktadır. Bunun çözümü ise eşitsizliklerin giderilmesi için gerekli yasal düzenlemeler, ekonomik önlem ve paylaşımdan daha çok toplum içinde Kalender Seçkinlerin, mümtaz aydınların artması ile mümkündür. Kalender Seçkinler ise ortak bir ülkünün hâkim olduğu toplumlarda ortaya çıkarlar. Ortak ülküler ise ancak bunu hak eden ve buna ihtiyacı olan toplumların sancısıyla doğar. Bu sancı ne mi?

 

DUYURULAR

Kırktuğ Dergisi'nin Mayıs 2010 sayısı yayına girmiştir.

CUMARTESİ PROGRAMI

Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA 

SANAT

Sinema

Genç Akademisyenler

YÖNETİM
FAALİYETLER

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Anket

İstatistikler

Ziyaretçi: 429761

Kimler Çevrimiçi

Şuan 1 konuk çevrimiçi

Syndicate