| Necip Fazıl Kısakürek |
|
|
Yeni idrak etmeye başlamıştım kelimelerin ahengini kendimi kaptırmıştım alt alta yazılan cümlelerin raksına, sadece şiire kapılmıştım şaircesine. İşte tam da bu zamana denk gelmekte idi ‘Çile’yi sevmem. Ne aradığımı bilmeden birazda acemice araladım kitabın sayfalarını
‘Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.Al sana hakikat, alsana rüya!İşte akıllılık, işte sarhoşluk!’(…) Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904'te, Sultan Ahmed’i tepeden gören Çemberlitaş’taki bir konakta dünyaya geldi. Üstat daha çocuk yaşta annesinin keşke sen de şair olsan fısıldayışı ile başladı şiire. İlk şiir kitabını 17 yaşında çıkardı. İlk yıllarını boş vermişlik –düşünen boş vermişlik- içerisinde geçiren Necip fazıl bu yıllarda dahi Türk Edebiyatının hatrı sayılır şairleri arasına girmeyi başardı. Şairliğinin yanı sıra yazdığı tiyatro eserleri dönemin tiyatrolarında aylarca kapalı gişe sahnelendi. 20. yy en güçlü simge oluşturan şairleri arasında gösterilen Necip Fazıl İdeolocya Örgüsü adlı eserinde şiiri ‘Şiir, mutlak hakikati arama işidir’ diye tanımlar. İlk yıllarda yazdığı şiirlerde de mutlak bir hakikati arayan şair bu arayışını sonsuzluk simgesine yüklemiş ve tam olarak ifade edemediği sonsuzluğu ben ve öteki kavramları arasında yoğurmuştur. Bu gelgitlere biraz da korku ve yalnızlık eklemiştir. Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri;Dolaşıyor dışarıda, gün batışından beri.Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,Bir eski çıban gibi işliyor içerime(…)Gittikçe uzaklaşan bu sesi duya duya,Yavaşça dalacağım, o kalkılmaz uykuya… Eşyanın da anlamsızlığından feyz alarak adlandıramadığı metafizik bir olayı aramakla boğuşan şair bu arayışını “Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel, Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel” sözleri ile tarif ettiği Abdülhakim Arvasi ile tanışınca bitirir. Artık üstadın hayatında yeni bir sayfa açılır. Yıllardır arayışını güttüğü ‘hakikati’ fark eder. Ve üstat, hayatında meydana gelen bu değişikliği şu mısralarla özetler: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum... Bundan sonrası artık üstat için yeni bir hayatı bulmuş olmanın verdiği huzura doğru gidişin bir hikâyesi olur. İlk yıllarda kendi dünyasında boğuştu, tüm kavramların izahını bulmuş mutlak hakikati aramak dediği şiirin gerçekte neyi aramak olduğunu fark etmiş ve mezkur eserinde şöyle devam ettiği: “Eşya ve hadiselerin bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işidir... Evet, şiirin bu en gizli ve en mücerret gaye etrafında müşahhas ve soydaş gayeleri güzellik, heyecan, âhenk, eda gibi işporta malı ölçülerden evvel ve sonra remzîlik ve sırrîliktir. En büyük gizli Allah’tır, ve şiir üstün manasıyla sadece Allah’ı arayan bir alet olduğu için, ister güneşten bahsetsin, ister kertenkeleden, eşya ve hadiseleri kuşatıcı nâ-mütenâhî ince, girift nispetler içinde, Allah’ın hudutsuz sanatındaki sonsuz mimârinin bir kapısından girip, bir kapısından çıkmaya memurdur. Böylece şiir, kördüğümlerin en belalıları arasından süzülerek, daima bulduğu şeyin arkasında kalmaya mahkûm başka bir bulunacak şey arar. Şair ise, işte bu soydan bulunacak şeylere yol açtığı nispette sanatkâr; onları çıkmaz sokaklara tıkadığı nispette de basit bir davulcu olarak kalır” mısralarını anlamak daha da kolay olmuştur.… Derken dalıp gidersiniz Çile’ye. Her sayfası ayrı bir hazdır artık sizin için. ‘Gözleriniz kapalı dinlediğiniz’ İstanbul bir den ‘Canım İstanbul’ oluverir Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.(…) Derken aşkı hatırlarsınız, beklediğinizi, “ne hasta bekler sabahıne taze ölüyü mezar ne de şeytan bir günahı seni beklediğim kadar”(…) Sonra fark edersiniz ki her aşk gebedir büyük bir ayrılığa, “Ümidim yılların seline düştüSaçının en titrek teline düştü Kuru yaprak gibi eline düştü İstersen rüzgara salıver gitsin”(…)Ve çözülmeyen muamma dersiniz dalıp giderken neden ayrılık sorusuna,Dipsiz hasrete tuzak; En yakınken en uzak.... Tadı zehrinde erzak; Kadın... Hani o unutmadığınız kanınızın dikine aktığı bıyıklarınızın yeni terlediği zamana denk gelmektedir ya hani davanın en tatlı zamanı, Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakarya`nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük? Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük! Sonra size umut dolu gözlerle bakan kalabalığa çevirir gözlerinizi haykırırsınız avazınız çıktığı kadar. Kazanmışlığın gururu ile, Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddesEy kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es... Sonra birden irkilirsiniz hatırlarsınız üstatın arayışını ve fark edersiniz unutmuşluğunuzu, o büyük randevuya hazırlanırsınız gideceğiniz yerin tasvirin de, Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet! Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde; Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde? Mırıldanırsınız, bir den içinizi bir korku kaplar acaba şimdi mi dersiniz yine yardıma yetişir üstat Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta?Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta? Ve artık siz de fark edersiniz gerçek hakikati ve üstadın mirası ile kapatırsınız kitabı (…)“Son günüm olmasın çelengim top arabam Beni alıp götürsün tam dört inanmış adam” |
Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA
| Sinema |
| YÖNETİM |
| FAALİYETLER |