Skip to content

KIRKTUĞ İlim,Kültür ve Sanat Dergisi

default color light color
Konumunuz:ANASAYFA
Özet Niyetine: Üniversite Maceramız Yazdır E-Posta

 Kadîm Yunan, zihinlerimize medeniyetin ve günümüz Batı’sının ilk tohumlarının atıldığı bir devir olarak kazındı. Batı muasır medeniyetti, hedef Batı’ydı, gözler Batı’daydı. Kelime israfından kurtaran “sözcükler” ile medeniyet meselesi “uygarlık sorunları”nın hain ve mübhem karanlığında çözümünü Batı’da aradı. Redd-i mirasın akabinde gönüller de Batı’ya kaydı.

Batı’nın kendi kökeni olduğunu iddia ettiği Eski Yunan, hakikatte, felsefenin ve neticesinde hür tefekkürün –ne kadar hür olduğu muamma olsa da- adıydı. Platon ve Aristoteles’nun felsefe okulları günümüz üniversitelerinin de atası kabul edildi bu sebeple. Mevzu uzun ve derin, sadede gelelim bu kısa girizgâhtan sonra. Konumuz üniversiteye giriş meselemiz.

Müslüman’ın Yitik Malı

Hafızamızı yitirdiğimizden olsa gerek; medrese, elinde sopasıyla sakallı bir yobaz ve kara duvarlar arasında diz çökmüş müritlerin tedaisi ile yer aldı hatırlarımızda. Sanki İbn-i Sina “Avicenna” olarak doğmuştu, sanki Harezmî’nin El-Cebir’i ise “Algebra” idi ezelden. Batılı tarihçilerin Ortaçağ’ı karanlık tasvir etmelerinden mütevellit pozitivizmi hiç güneş görmemişlerin gün doğumunda duyacakları heyecanla karşıladık. İlim, Müslüman’ın yitik malı olmaktan çoktan çıkarılmış, sanki çift sürülmeyi bekleyen bâkir bir topraktı. Bizse emre uymuş, ilmi Çin’den değil amma Batı’dan almak için hücûma geçmiştik. Anlamadık malımızı ne zaman ve nasıl yitirdiğimizi, anlamadık duvarın topyekûn değil her bir tuğlanın üst üste konulmasıyla inşa edildiğini. Sokaklarımıza hiçbir zaman çökmeyen Ortaçağ karanlığını yaşadığımızı iddia eden yine bizdik, nihayetinde; birkaç asrı aşan ve hâlâ çözümleyemediğimiz meseleleri de biz icat ettik. Buna mukabil sadece ilmin en üst temsilcisi ilan ettiğimiz üniversitelerde değil, bütün eğitim sisteminde de girift açmazlara medar olduk. Bîçare değildik ama kurduğumuz binanın temelinin çürük olduğunu anlamakta çaresiz kaldık. Temeli yerinde bıraktık; yaptık, yıktık, yaptık, yıktık ve hâlâ da bu çemberde dolanmaya mahkûm bir biçimde bocalıyoruz.

Medreseden Üniversiteye

Medreselerimiz vardı bizim. İbn-i Sina’dan Gazali’ye, Birûni’den Harezmî’ye, Uluğ Bey’den Ali Kuşçu’ya uzanan, isimlerini yazmakta ve yaptıklarını anlatmakta sayfaların aciz kalacağı büyük adamları yetiştirmişti. Boynuzun kulağı her daim geçtiği, ilmini rızka vesile değil bizatihi hayatını ilme sebep adayanların devri. Öyle ki; ilmini tamamladıktan sonra kitaptan istiğna ederek, kitaptaki bütün bilgileri zihnine kazıyan ve artık kitaba ihtiyaç duymayan Gazali meselinde olduğu gibi… İlmen Batı’dan geri kalınca kötü sandık medreseyi. – bir bakıma da haklıydık aslında- Medrese pozitif ilimlerden uzaklaştıkça, biz de Dar-ül Fünunlara, Dar-ül Muallimatlara buyurun dedik. Ne olursa olsun onlarda da bugünlerden daha iyiydik.

Son birkaç yüzyılın metodolojik düşünme biçimi olan bilimi bizatihi elde etmek maksadıyla “üniversite” maceramız başladı. Dar-ül namlı yapıların tabelalarını değiştirdik ve ilk başlarda bilim adına bir şeyler yapmaktan ziyade, ihtisas sahibi ihtiyacımız acilen kapansın istiyorduk. Dünya harbi tüketmişti elbet; mühendislere, hekimlere, öğretmenlere, iktisatçılara ve bunları tekrardan yetiştirecek üniversite ahvaline ihtiyaç duyduk. On yılda on beş milyon genci büyüttük ve okuttuk. Bu hikâyenin öncesi de sonrası da hem hazîn hem de uzun. Sonuçta, üniversitelerin aslî vazifelerine tekâmülü hiçbir zaman mümkün olmadı.

Üniversite: “Bir Baltaya Sap Olmanın” Yeni Adı

Modern eğitim –doğrusu öğretim olsa gerek- sistemine yöneltilen tenkidler yine eğitim sisteminin acizliğini gözler önüne seriyor. Âlim olmak ile üniversite okumuş olmak arasında hiçbir rabıta olmadığı da böylece alenileşiyor.

Artık üniversite mezunu olmak, kazançlı bir iş bulmak anlamına geliyor. Ekranların haber bültenlerinde ya da o derin (!) gazete ve dergi fıkralarında zamanın hükümetini eleştirmek namına bahsi edilen üniversiteli seyyar satıcı hikâyelerini hatırlarsınız. Üniversite mezunu olup da işsiz kalan gençlerin hikâyeleri yahut… Hangi hükümet gelirse gelsin işsiz kalan yahut ihtisas sahibi olduğu işi yapamayan ve meselenin derûnuna inemedikçe işsiz kalacak ve kendi işini yapamayacak olanların hikâyeleri… Bizim hikâyemiz ey okuyucu! Hikâyeler muhtelif… Söylenenler ve söylenecekler hep aynı…

Eski zamanlarda Anadolu’da, gençler nadirâttan yüksek tahsile gönderilirdi, ancak bu gençlerin yekûnu bütün üniversite talebelerinin çok az bir kısmıydı. Üniversite okumak ‘büyük adam’ olmaktı. Üniversite mezunu olanlar ise hemşehrileri için gurur kaynağı idiler. Anadolu’dan yüksek tahsile giden gençlerin sayısı arttığından mıdır bilinmez, hep önleri kesildi. (Bu hikâye birçok sebebi ile birlikte yürek telimizi her zaman titretecek.) Sonra devir değişti. Anadolu’dan yüksek tahsil edenlerin sayısı artmış da olsa buna mukabil nüfusun büyük bir kısmını üniversitelerde okutur hâle geldik. Üniversite okumak yahut üniversite mezunu olmak herkes için bir vecibe hâlini aldı. Çünkü artık üniversite okumak, iş bulmaktı, aş bulmaktı.

Üniversite hocalığını da birilerinin tahakkümüne bıraktık. Geçmişte nadirâttan yüksek tahsil edenlerimiz olduğu gibi, hocalarımız da bir elin parmakları mesabesindeydi. Üniversite hür tefekkürün menba’ı değil, her köşesinden siyasetin oluk oluk aktığı kurumlar hâlinde kaldı. İlme hürmet devri hiç gelmedi, hoca siyaseten atandı, talebe fikri sebebiyle kaldı yahut geçti sınıfını. Cübbeler üniforma gibi her daim giyildi, milletin değerlerine haiz milletin evlatlarının inançları ve fikirleri sorgulandı. Bütün bunlara rağmen, cübbe sahipleri tarafından kendi gibi düşünenler ilim adamı ve aydın, mütenakız düşünenler ise mürteci ve yobazdı. Üniversitede hoca olmak; makam sahibi olmaktı, belki vekil seçilmekti, mevzileri kaptırmamaktı. İsimlerinin önünde erişilmez ünvanlar yazanlara sorarsan cumhuriyetin yüksek değerlerini savunmaktı üniversitede hoca olmak.

Üniversite’ye Gir(ebil)mek Meselesi

Platon ve Aristoteles, üniversitenin atası kabul edilen okullarına talebeleri seçerek almış olmalılar. Bizde de durum çok farklı değil. Üstelik medrese eğitimi alacakların büyük fedakârlık yapmaları gerekmekte… Yıllar süren ve rızk sağlamayan bir meşgale… Hem hiçbir fedakârlıktan imtina etmeyeceksiniz hem de ilim için kifayetli olup olmadığınız tesbit edilecek.

Devir ve isimler değişse de, talebelerin seçilmesi işi devam ediyor. Geçmişe nazaran bu seçim işi de çetrefilleşti. Üniversitenin mânâsının ülkemizde iş ve aş biçimindeki idraki, milyonların sıraya girdiği bir kuyruğa sebep… Bu imtihan çilesinin müsebbibi ne üniversite sayısının yoksulluğu ne de sınav sistemindeki istikrarsızlık. Talep fazla, arz kısıtlı… Üniversite sınavı kaldırılsın diyen işgüzarların bu kadar üniversite mezununun ne yapacağı konusunda bir fikirlerinin olmadığı da, olmayacak duaya âmin demelerinden anlaşılıyor. Hâlbuki ilim ve ihtisas talep edenlerin emeli sadece bir tas çorba ve bir somun ekmekten ibaret olmasa, üniversite kapılarındaki kuyruklarda yüreklerimizi acıtacak öykülerin dillenmesi de asgari seviyeye inecek.

 

DUYURULAR

Kırktuğ Dergisi'nin Mayıs 2010 sayısı yayına girmiştir.

CUMARTESİ PROGRAMI

Genç Akademisyenler ve Üniversiteliler Derneği'nde Bu Hafta: 26 Aralık 2009 Cumartesi günü saat 18.00'de MHP eski MYK Üyesi İsmail Hakkı KÜPÇÜ konuşmacı olarak teşrif edeceklerdir. Sayın KÜPÇÜ "2023 Yılında Dünya ve Türkiye" konusunda seminer verecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz. GMK Bulvarı 114/9 Maltepe/ANKARA 

SANAT

Sinema

Genç Akademisyenler

YÖNETİM
FAALİYETLER

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Anket

İstatistikler

Ziyaretçi: 429760

Kimler Çevrimiçi

Şuan 1 konuk çevrimiçi

Syndicate